26 Aralık 2013

Halk Günü | Wendy Tsao

Uzun zamandır halk günü yapmıyordum. Bu sıralar rastladığım en güzel şeylerden biri.
En beğendiklerimden bir kaçı bunlar, site de bu http://www.childsown.com/











25 Kasım 2013

Uykuya Çekilen | Ali Ayçil

                                                                             -İçine çekilen'e-



Kurumuş bir ağaç gövdesini andırıyor; bitkinlikle akan bir ırmağı. Günün bütün saatlerini kendi içine çekilerek geçirdiğini biliyoruz. Belki bir ormana benziyor içi, belki bir kır yamacına, belki bir şehrin arka sokağına. İçine çekiliyor ve orada bize hiç göstermediği karmaşayı, ayıklanması güç bir top ip çilesini tekrar be tekrar elden geçiriyor. Onun çilesi bu: Tarihten ve zamandan kopmuş, vitrinlerin renklerinden kopmuş, geçilen köprülerden, hiç geçilmeyen heveslerden kopmuş. Sonsuza kadar kendi çaldığı bir flüte dalmış bir çocuğa benziyor; bizim duymadığımız bir şarkıyı durmadan üfleyip duruyor dudaklarından. Akşama doğru yola koyuluyor, ağırlığını dergahta bırakan bir derviş gibi öyle hafif yürüyor sokakta. O yürürken dolmuşlar dolup boşalıyor, bir kepenk iniyor gürültüyle, bir kız annesine çiçek alıyor, bir adam denize bakıyor: Ama kimse görmüyor onu, kimse görmeyecek, hep aynı belirsiz balçığı, karanlığa devirip eve varacak...

Dilini suskunluk orucuna mahkum etmiş sanki; tek bir kelime çıkmıyor ağzından, dudaklarına en küçük bir gülümseme yayılmıyor. Evde, eşyalara zarar vermekten korkan bir zavallı gibi oturuyor, bir misafir kadar tedirgin davranıyor bir odadan diğerine geçerken. Gözlerini kısıyor ve ince bir çizgiye dönüşüyor gözleri: Akşam haberlerinden salona akan dünyayı, uzak, yabancı bir gezegeni seyreder gibi seyrediyor: Sanki bu dünyada büyümemiş, sanki bu dünyada hiç nefes almamış, sanki taşıdığı bedenin dışına çıkıp bir kere bile dünyayla tanışmamış. Ne parçalanmış cesetler, ne borsa grafikleri, ne oğlunu bulan kadının ona sarılırken titreyen elleri; hiçbiri ama hiçbiri soluğunun terazisini bozmuyor. Yemekte uzun uzun çatala ve kaşığa bakıyor, kaşığı çorbanın içinde gezdiriyor bir süre, bir kaç lokma alıyor. Ardından kısık gözlerini, lal olmuş dilini, tedirginliğini, savrukluğunu toplayıp odasına çekiliyor. Artık kimse sormuyor; onun niçin bu kadar erken insan içinden çekildiğini, kimse onun kalkıp odasına çekildiğini bile fark etmiyor.

(...)

Kimbilir, belki günlerce, belki aylarca, tuttuğu yasın nöbetini tutmaya devam edecek. Ama bir sabah bu kendine çekilme orucu da bitecek! İlkin sevdiği bir kaç sözcük gelecek dilini ziyarete, çorbanın tuzsuz olduğun fark edecek, kitaba kaldığı yerden tekrar başlayacak, resimdeki kızıl ufku görmeyecek bile. Zaman, o merhametli anne, ince matkaplarıyla içindeki taşlaşmış tortuyu kırıp parçalayacak bir gün. Bir gün, kendi bile korkacak kendi çekildiği içinde...

Ali Ayçil, Kovulmuşların Evi, sf:87

11 Kasım 2013

26 Ekim 2013

f/çizik tedavi

böyle deli gibi uykusuzken gelen deli gibi yazma isteği var ya.. bu arka arkaya gelen postları da sakat ayağıma "borçluyuz" ya.. kürkçü dükkanım, nereye gitsem yine dönerim ben buraya. konu mu? tabi ki yok ama mesela üç aydır tedavilere cevap vermemekte ısrar etmeyen bir ayağınız varsa ona iyi bakın. ve ayağınızı sizden daha inatçı yetiştirmeyin. tıp dünyası kilit. kapı üstüme kilit. tıp çözemezse sorun tıpta değil, sende!? ne! duyamadım!? hıı tamam saçmalayıp herşeyi batırmak lazım doğru, batmayan bir şey kaldıysa onları da batıralım tabii. doktorların kafalarını suya batıralım mesela. yollar bozuksa ayak napsın, belediye de mesela yerin dibine batsın! size de rahat batsın hadi acıdım.

Süleymaniye'de hastaneye gidiyorum, güvenlik herkesi çeviriyor bir beni çevirmiyor. Semt beni özümsemiş resmen. civarda nereye gitsem durum aynı. İkincisi, görünmüyor olma ihtimali. ikincisini tercih ederim derdim ama onu zaten yapabiliyorum yeni bişey değil. o mekanda istisnasız öğrenci sanılmak ayrı konu. merhaba insan, "seni anlamak için hala ortada bir ipucu yok." (noktadan sonra büyük yazılmış kısımları da ben yazdım, yabancı değil, yoo değişmedim, inzivadandır belki) uzun da yazmadım ama siz yine de okumaya üşenin, tam bozuk plaktan cızırtılara layık oldu. buraya kadar benle birlikte saçmalayan zaten kalmamıştır.
şayet kaldıysa;
şimdi mümkünse herkes sağlam olan sol ayağını biraz oynatsın, evet aynen öyle, şimdi yukarı ve aşağıya.
ve şimdi dışarı çıkıp yürüyün uzun mesafe, ben otobüsle arkanızdan gelirim tamam (buraya ağlayan smiley gelecek)

13 Ekim 2013

buraya bir sokak lambası lazım, geç de olsa farkettim. karanlıkta kalıyorsunuz şehrimin sokaklarında yürürken. ayak seslerinizin ritminden belli bu, tökezliyorsunuz. temkinli basıyorsunuz kimi, ritmik değil tak taklarınız, taka tuk tuk taka oluyor bazı. düştüğünüz bile oldu belki kimbilir, hiç de söylemiyorsunuz.

2 Ekim 2013

oh dear comma,

"yaşamak deriz -oh, dear- ne kadar tekdüze / katliamlar ne kötü be birader"

ve haberler biter, 


[kurallar manzumesinde cümle sonunda varolması yasaklanan ve hata addedilen virgül; aslen kendi içinde devamlılık arz eden ve asla bitmeyecek bir cümle sonunda daha etkin rol oynamak suretiyle atmosferdeki yerini alarak bir kez daha isyanlardaki rolunü başarıyla beyaz sayfaya aktardı.]

24 Eylül 2013

Naiflik Ülkesinden Notlar VI

Tüfenk
Çocuk e harfine yaslanmış uyuyordu
sonra saçlarımız kapandı, denklerimiz bağlandı sonra
boyuna ateşler söndü dağlarda
bir yıldız boyuna söndü durdu
çocuk insan seslerine yaslanmış uyuyordu

o zaman ben atlıydım işte
saçlarımda geceler morarırdı
yorgun olamazdım çok uzaklardaydı yurdum çünkü
boyuna tüfenkler doldurmuştum sularım girilmezdi çığlıklardan
canavarlar besliyordum ulu bir askerdim sanki

ve artık çirkinim
uykularımda örümcekler üreyor şimdi
gelmiş geçmiş bütün gölgeleri denedim
ellerim hala pençe gibi

düşler, tüfenkler ve ayaklar
gözlerimi engel oluyor güneş.

(1962)
 
İsmet Özel

14 Eylül 2013

zarfı kapalı açık mektup

cambazız biz. elimizde sırıkla ipin üstünde durmak değil aslolan, dengede durmak. ağır basmayacak zihinde bir yan; bedende değil. işin sırrı bu. şeytana sökmez cambazlığımız, sen ona pabucunu ters giydirdiğini sanırsın, o senin pabucunu dama atar yalınayak kalırsın. senin dert bilip elinin tersiyle ittiklerini sağ tarafından getirir, ipe yan basar asılı kalırsın. bir aşırıdan kurtulup diğer aşırıdan aşırmak ipi kayganlaştırır. itidal ipten korur. fanatizm fantaziye dönüştürür doğru bildiğini, aşırırsan aşırıdan. seyirciler hep alkışlar. mizahın aslı kara olandır ve cambazın hali elinde sırığıyla tam bir kara mizahtır..
uçlar diyorum burçlar değil anla. karakter midir uçlarda oynamak, tercih mi. sağdan sağdan yaklaşıyor, bir sollasan anlayacaksın; cambazın, aklı dengede gerek, ayakları değil. 
cambazız biz kaygan ayağıyla. eskiyi teşbihle geçmiş onanmaz, ipin ucunu kaçırdın mı ipin üstünden değil altından görürsün dünyayı. alternatifi olmayacak şeylerden alternatif kültür devşirmek; aklını başına devşirmek bu olmamalı.. sev ama sevmenin fanatizmi tuzak, aslından uzak. aklının bir kenarı ağır basar, kalbinle birlikte sırık da elinden kayar. benden geçti, göreceğimi gördüm, ne kaldı gençler dedin miydi ihtimallerin sınırlılığına inandın gitti. ip kopar denge bozulur. 
hüznü bakidir bilenin, hafife alınmaz, tartmaya kalksan hüznü, cambazı ipten devirir. yüksek bir mantık abidesi ile kabarık bir geçmişin arasına gerdiğin ipten dünyaya bakılmaz. aşk ile bir kez daha: uçlarda oynama. olmadığın gibi oldurma; yalnızca "Doğru yolda ol, orta yolu tut"

12 Eylül 2013

nünübüs

daha önce burda küçük bir yaramazın 'resim tekniğine getirdiği yeni soluk' ile ilgili bir şeyler karalamıştım. nam-ı diyar küçük Ahmet idi kendisi. buralarda bir yerde olacak. üç yıl olmuş bu arada saklı şehrin çıkmaz sokaklarında kelimeleri sağa sola savuralı. sensin zaman ne çabuk geçiyor. herneyse. bir küçük yaramaz daha var elimde! yine bol yanaklı ve peltek.
bu tam bir kuş lokumu, nam-ı diyar: Muştafa! kendisi iki yıl önce ismini sorunca Muşştafa diyen, sokaktan öğrendiği küfürleri annesinin patronunun üstünde deneyen (evet!), mahallenin bıçkın delikanlısı, eski iş yerimin afacan maskotu, bisküvilerimin ve pcmin düşmanı Muştafa..
tamamen kendi seçimi olan giyim tarzıyla -tişört üstü önü açık gömlek ve genelde lacivert tonlarda uygun pantolon ve şapka- ve tabiki vazgeçilmez aksesuarı, dedesinin "nünübüsünün" şangır şungur anahtarları ile tüm iş yerinde fırtınalar estirirdi tiz çığlık sesi ve sevimli çenesiyle.. son ses pepe repertuarından"benim güçlü kocaman babaaam, ba ba ba ba baaam" şarkısının söylenildiğini düşünün bir iş yerinde.. o sevimli masum suratın altında yatan gizli bitirim ve çocuk gibi çocuk hallerine hiç bir kız dayanamazdı -en azından bizimkiler dayanamayıp her istediğini yapıyordu.

kimseden korkusu olmayan bu küçük afacanın tek korkusu güvenlik görevlimizdi! annesinin tenbihi üzerine zavallı adam sevgisini bile gösteremiyordu, çünkü kimsenin durduramadığı zamanlarda küçük beyin kale aldığı tek otorite, polis sandığı silahsız güvenlik görevlisiydi.

şu an vukuatlarından hangi birini anlatacağımı şaşırmış durumdayım. birinden başlayayım madem. 
bir gün yine bizim ofiste bizimki, herkesin işi var. sıkıntıdan patlayacak, bir yandan aramızda samimiyet kuramadıklarından dolayı bir tedirginlik hali bir yandan tüm bilgisayarlara saldırma isteği.. neyse birimizde karar kıldı ve favori çizgi film karakterlerinden çıktı alıp boyama ritüelini gerçekleştirmek üzere hedefe doğru ilerledi. bizde uzaktan seyreyliyoruz gümbürtüyü (ucu bize dokunana kadar tabi, bekleyin). kızcağız bunu yanıma oturtayım diye çabalıyor, "sandalyeyi çek sen Mustafa, "dur çantam", "ay askılık", "dur dur kablo", "tamam o resmi indirelim" "ninja kaplumbağalar bi de kayu "çekme sandalyeyi" derkeen; Muştafa yerde, ana kabloların üstünde, kaydedilmemiş herşey kodlara hapsolmuş bir şekilde kapanan pclerde.. şalterler atar ve tüm binada elektrik gider. işler felç. 
ve olayın hemen ardından Muştafa'dan durum değerlendirmesi:
-demek kki, demek, ki, noluyomuşşmuş üştüne düşünce bojuluyomuşş !?!? 

demesiyle bıçkın delikanlı Mustafanın yerinde yeller eserken biz de gülme krizindeki yerimizi aldık. demekki demekki.. kaç kere tekrarlattık bilmiyorum düşünce noluyomuş mustafa dedikçe aynı korkulu yüz ifadesiyle ve olayın ondaki tesiriyle tekrarlayıp durdu. tabi herkesin faili öğrendiğinin de farkında artık. herkes gelmiş, bu parmak çocukla zaiyatı sorguluyor: -mustafa nolcak şimdi? -bak naptın gördün mü? -ben sana çekme dedim. (engelleyebileceklerini sanıyorlar bu şekilde ileriki bir vukuatı)
yine imdadına en yakın arkadaşı tamirat işlerine bakan teknik eleman Jafer abisi yetişti. (s'ler ş, z'ler de j Muştafacada) genelde onunla takılıyorlar, onun aletleri, takımlar en çok ilgisini çeken şeyler, bir gün elinde bozuk bir vanayla geliyor küçük bey masama, bir gün vida ve çeşitli aletler Jafer abisinden yürüttüğü.. ileride bir tür mühendis olacak o belli, kimbilir, belki de elektrik mühendisi olur yaşadığı olayın şokuyla..

bir de evden özgürlüğe kaçış hadisesi var kendisinin, "into the wild-city",  şöyle ki;
bir gün evde canı sıkılan küçük beyimiz, sabah herkes uyurken evden sessizce tüyer. nereye gittiği bilinmemektedir. bütün karakollar hastaneler ayakta, Muştafa yok. uzun zaman sonra telefon gelir. Mustafa bey hattalar:
-alo, annecim, ben bakkal amcadayım çalışıyorum, işim vardı, bitti. gelip beni alabilrsiniz.
tabi kimsenin aklına yürüme mesafesiyle epey uzakta olan bakkal dükkanı gelmemiştir. çalışmış bizimki, koli falan taşımış.
annesi evde yokken ve tansiyon ilacını içip sızan anneannesi uykuya teslim olmuşken, tencere tava çalanlara eşlik etmesi üzerine mahalleden gelen şikayetler mevzusuna hiç girmiyorum.. 

ordan bakınca bilmiş, uyuz bir tip gibi görünmesin, gayet safiyane doğal, gerçekten çocuk gibi çocuk haliyle yaptığı için sevimli duruyor herşey üstünde. yoksa bilmiş, büyümüş de küçükmüş zamane gıcık çocuklardan değil kendisi. lütfen. 

uzun zamandır parmaklarım klavyeye değmemişti, özlemişim buraları da, uzattım biraz, son bir şey anlatıp bitireyim. aylar geçti işte, mevsimler.. Muştafa büyüyor ve onun için çok yeni olan hayatın içinde kavrulup bıçkın delikanlı, serseri sokak çocuğundan, ailevi problemlerin de gölgesinde, feleğin çemberinden geçmiş bir Muştafaya doğru hızla terfi ediyordu. kendini daha iyi ifade ediyor ve hepimizi daha iyi parmağında oynatmak için bir duruşunun, gülüşünün yettiğini daha iyi anlıyordu. konuşması düzelmiş, o tombul surat, yavaş yavaş sivri çenesini daha da ortaya çıkaracak şekilde değişmeye başlamıştı bile. ama gülüş sabit, hep aynı sevimlilikte.. bu Muştafalı günlerden bir yaz günü bahçede küçük bir dut ağacından küçük bir beye dut hizmeti yapıyoruz. ve taibki eli kolu durmadığından arkadaşın elbisesi kara dut baskısı oluyor: 
-Mustafa naptın, döveyim mi seni şimdi, hı?
-dövmek mi?
-naptın baksana dövcem seni!
-sen beni dövemezsin ki
-nedenmiş
-dövemezsin işte, çünkü sen beni seviyosun :)
...

işten ayrıldığıma sadece küçük nünübüsü göremeyeceğim için üzülüyorum. sırf kendisine nünübüs dedirtmek için binbir dolap çevirdiğimizi farkında olduğu halde sırf biz mutlu oluyoruz, seviyoruz diye defalarca nünübüs diyen küçük bilge çocuğu.. 
-dedenin arabası mı vardı mustafa? 
-yok nünübüs nünübüs. 
-ama buraya araba çizdik şimdi. 
-nünübüs o nünübüs.
-mavi arabası mı vardı dedenin beyaz mı? 
-hayır büyük mavi nünübüsü var. nünübüs araba mı?!! (isyan)

bu arada dedesinin şehir hatları minibüsü varmış. kimbilir, uslu bir çocuk olursanız belki bindiğiniz "nünübüste" Muştafa'yı bile görebilirsiniz..

-ilk fotoda yürüttüğü bisküviyi yerken, sondakinde de dedesiyle birlikte nasıl nünübüs kullandıklarını anlatırken. 





21 Ağustos 2013

ARAB'IN EŞEĞİ / Mohamed Abbas Orabi

Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer 

Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar 

Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın adam? 

Cevap vermesi zor bir soru!!! 

Adam hemen hızla eve gider 

Alet edevatlarını getirir 

İşin beklemeye tahammülü yok! 

Uzun bir sopa ,bir çekiç,bir miktar çivi ve bir de büyükçe bir tabaka 
mukavva getirir 

Mukavvanın üzerine şöyle yazar: 

"Ey eşek tarlamdam çık!" 

Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar 

Çivi ve çekiçle 

Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır 

Elindeki pankartı kaldırır 

ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir 

Tâ güneş batıncaya kadar 
 
Fakat eşek çıkmaz! 

Adam şaşkındır 

"Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?" 

Eve döner ve yatar uyur 

Ertesi sabah 

Çok sayıda pankart hazırlar 

Çocuklarını ve komşularını da çağırır 

Köy halkını galeyena getirir 

"Yani bir zirve toplar" 

İnsanları kuyruklar halinde dizer 

Ellerinde pankartlar: 

"Ey eşek tarladan çık!" 

"Eşeğe ölüm!" 
 
"Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?" Eşeğin 
ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler 

Başlarlar slogan atmaya: 

"Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!" 

Eşek eşek ! 

Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile 

Ertesi gün de güneş batar 

İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır 

Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine 

Başka bir çözüm bulmak lazım! 

Üçüncü günü sabahı 

Adam evinde başka birşey yapmağa girişir 

Eşeği çıkarmak için yeni bir plan 

Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek 

Adam yeni icadını getirir 

Eşeğin kuklası 

Gerçek eşeğe çok benziyor 

Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince 
 
Eşeğin gözleri önünde 

Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde 

Maket üzerine benzin döker 

ve ateşe verir 

Kalabalıklar tekbir getirir 

Eşek de ateşin olduğu yere bakar 

sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder 

Amma da inatçı eşekmiş yahu! 

Laftan anlamıyor 

Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler 

Derler ki: Tarla sahibi kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor 

Haklı olan o ! 

Sana düşen çıkıp gitmek 

Eşek hala onlara bakar 

Sonra otlamaya devam eder 

Hiç onlara aldırmaz 

Başarısız birkaç girişimden sonra 

Adam başka bir aracı gönderir 

Aracı eşeğe der ki: 
 
Tarla sahibi hazır 

Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye 

Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile 

Üçte birini sana vermeye razı! 

Eşek yine cevap vermez 

"Yarısını verecek!" 

Eşekte yine cevap yok 

Peki peki! 

İstediğin kadar alanı sen belirle,ama belirlediğin alanın dışına çıkma 

Eşek başını kaldırır 

Artık yiye yiye iyice doymuştur 

Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler 
 
Kalabalığa bakar ve düşünür 

İnsanlar sevinirler 

Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı 

Tarla sahibi tahtaları getirir 

Tarlayı iikiye böler ve ??????? 

Eşeğin olduğu hisseyi ona bırakır 

Ertesi sabah 

Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir 

Eşek kendi hissesini bırakmış 

Tarla sahibinin hissesine dalmış 

otlamaya burada devam ediyor 

Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder 

ve mitinglere 

Anlaşılan faydası yok 

Bu eşek laftan anlamıyor 

Galiba bu , bu yörenin eşeği değil 

Herhalde başka bir köyden gelme 

Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı 

ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar 

Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde 

Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda 

Bu ümitsizce çabalara 

işgalci, inatçı, mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı eşeği çıkarmak 
için sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için 

küçük bir oğlan çocuğu da gelmişti 

Çocuk kalabalıkları yararak 

tarlaya girdi 

eşeğin yanına vardı 

küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurdu 

O da ne: Eşek dört nala tarlayı terkediyor!!! 

" Hay Allah!" diye bağırır herkes 

"Bu ufaklık hepimizi rezil etti" 

Hepimizi komşu köyler nezdindede maskara edecek 

Hemen oğlan çocuğunu oracıkta öldürürler , eşeği de tekrar tarlaya 
sokarlar ve çocuğun "şehit olduğu" haberini etrafa yayarlar 

Mohamed Abbas Orabi 
Director of General Secretary Office 
Arab Medical Union 
Çeviren: Prof. Hayri Kırbaşoğlu

12 Ağustos 2013

İnsan degisir, donusur, usur, dusunur tasinir, baskalariyladir ve baskalasir da 'baskasi' olmaz. insan donuserek ulasir, farkederek bagislanir, hisseerek anlar, kalbiyle dusunur, ruhuyla gorur. kelimeleri hep sag kalir. neye donusurse donussun insan insani kelimelerinden tanir.

8 Ağustos 2013

çifte bayram

"şehre ne zaman insem
tırtıklı keskin
bir konserve kutusu
bağlıyorlar ucuna
tangır tungur hırkamın"

2 Ağustos 2013

uridu ebi!

yıllar önce kulaklarımda çınlayan sesine bugün tekrar rastladım. 
1:50' den sonra yine tekrar tekrar titredim. 
abd aracılığyla barış süreci mi olurmuş! serbest kalmalarına karşılık kimbilir ne pazarlık yaptılar.


26 Temmuz 2013

Naiflik Ülkesinden Notlar-V













Münzevi
şehre ne zaman insem
bir pet şişeyi daha
hazinesine katıyor
aynı kadın aynı kadın
sanki inci bir kolye
diziyor gerdanına
hayatı mahzun bir yaprak
köşesinde bir kıvrım
şehre ne zaman insem
bir başıma yarım
çamur yüzlü bir çocuk
peşimde
adım adım
şehre ne zaman insem
tırtıklı keskin
bir konserve kutusu
bağlıyorlar ucuna
tangır tungur hırkamın
şehre ne zaman insem.
ne zaman benden bir dağ
çiğdemini gizlese.
Fatma Şengil Süzer

20 Temmuz 2013

hangi demokrasi, kimin lanet demokraSİSİ!

Bir keresinde İngiltere görüşme talep ederek Hasan el-Benna'yla buluştu. Yapmacık birkaç saygı ifadesinden sonra sadede gelen sömürge temsilcisi Benna'ya:
-"Radyodan demokrasinin açıklaması ve övülmesi karşılığında sizin çalışmalarınıza 5.000 cüneyh bağışta bulunmayı teklif ediyorum."

İnsanların yaşamını bir kaç cüneyhle geçindirmek zorunda oldukları ve üstelik cemaatin maddi ihtiyaçlarının oldukça acil olduğu o dönemin Mısırı'nda azımsanmayacak bir rakam teklif edilmişti.
Benna soğukkanlı bir şekilde cevapladı:
-"Kabul. Demokrasi dediğiniz şeyi açıklayacağım ama kendi düşünce ve anlayışımla."
-"Olmaz, bizim istediğimiz şekilde yapacaksın."
-"Beyler siz yanlış kapıyı çalmışsınız ve beni tanımada büyük bir yanılgıya düşmüşsünüz. Görüşme bitmiştir, hoşçakalın!"

Hasan el-Benna/Ahmet Emin Dağ, İlke Yayıncılık, Sf:106  

30 Mayıs 2013

4,5 milyar yillik durum iletisi:

"Bırak onları yesinler, dünya nimetlerinden yararlansınlar ve ihtirasları ile oyalansınlar, ilerde gerçeği öğreneceklerdir. "
"Yok ettiğimiz her beldenin mutlaka uğradığı akıbete ilişkin belirli bir yazısı vardır."
"Hiçbir millet ne yokoluş gününü öne alabilir ve ne de yaşama süresini aşabilir."

[Hicr, 3-5]

20 Nisan 2013

fren yapma kurslarına kayıtlarımız başlamıştır

bir otobüs dolusu insan ön camdan fırlamadan ya da koltuklar yerinden sökülüp yolcular uçuşa geçmeden önce otobüs şöförlerine ehliyete ek olarak 'fren yapma kursları' verilmesi şart!
ülkemizdeki cinayet işleme oranı neden bu kadar yüksek sanıyorsunuz!

ders içerikleri şu şekilde sıralanabilir:
1-kullandığınız aracın bir otobüs olduğunu unutup jip gibi kullanmamak. 

2-yüzlerce kez durduğunuz duraklara aptal değilseniz en azından bir aşinalığınız vardır. arazide sürüyormuş hissinden uyanıp, durağı farkerdip yavaşlayarak durmak.

3-virajlardan sonra koridor taraftaki yolcuları koridora dökmeden, cam tarftakileri de cama yapıştırıp izini çıkartmadan durabilmek.

4-yolcu (sanırım en büyük düşmanınız) tam otobüse adım atıp içeri girerken frene ani bir şekilde basmamak. 

5-kırmızı ışık: perşembenin gelişi çarşmabadan bellidir, kırmızı ışık dediğimiz şey şak diye yanmıyor.
aradaki sarı ışığı görebilmek için yapılacak şeyler listesine sahip olmak. 

6-işinize duygularınızı karıştırmayın: asabınızın bozuk olduğu günlerde hırsınızı fren pedalından, kornadan ve size (maalesef) muhtaç olan zavallı yolculardan çıkarmamak. 

("arkalara doğru ilerleyelim mi?" ve "müneccim değilsek tüm duraklarda kapıları açmalıyız" kurslarımızın tarihi daha sonra açıklanacaktır. )

16 Nisan 2013

nunlar




kendi kendime, kendimle, konuşmayı seven türden bir deliydim yakın geçmişte. dere tepe gide gele sesimin bana bile yetişmediği zamanlara geldim. kendisiyle barışık olmanın tam karşılığı olmayan bir küslük var aramızda kendimle. hani istemediğin bir şey yapar da biri, küsersin ya, öyle işte bildin mi? (öyle bir beklentim yok tabi. laf olsun diye sordum.)

bunlar mı? bizim özlemin elleri nunlar, *bunlar demek istedim. nunlar da olabilir aslında bak, elifler, dallar, vavlar, mimler. silmektense yazmak daha kolay geldi bir an.
elif duruş, dal selam, vav gülüş, mim de mimikler olsun.
bunlar önemliymiş, öyle diyorlar. bakış kaldı bi onu da siz tamamlarsınız artık.
yok yok tasavvuftan devşirme edebiyat parçalayacak kadar sapıtmadım.
ciddi şeyler yazacak halim de yok.
-"dizlerimin ağrısı olmasaaa neler yapardım, dağları devirirdim dağları" diyordu geçen anneannem. ne yapacaktı acaba?
-"stratejik pis oyunları mı bozacaksın anneanne, dengeleri, düzeni değiştirip bu oyuna bir son mu vereceksin, bir kişiyi olsun kurtarabilecek misin, zulme sebep olan bu kirli hesapları, sistemi, uluslar arası aptal ilişkileri bozabilecek misin ki?"
diye sormadım heyecanla. "canın sağolsun anneanne" dedim sustum. çok yüklenmemek lazım. o bir anneanne. aklı dağdaki kekikte kalmış olsun varsın. bizimki kalmadı da n'oldu.

ne diyorduk, dergi kapağı için çekmiştik de sonradan pek sever oldum bu iki eli. ismi mi? hmm 'küs' koymuştum öyle kalsın.

11 Nisan 2013

Can Lekesi | Gökhan Özcan

Üstünü örtmeye çalıştığımız her şey kanıyor. Kendimizle konuşamadığımız her söz içimizde büyüyor, büyüyor ve habisleşiyor. Yıkılmamak için yaslandığımız her yalan, doymak bilmez bir kemirgene dönüşerek hayatımızı kemirmeye başlıyor. Aramaktan vazgeçtiğimiz her güzellik, içimizdeki uçsuz bucaksız çölü biraz daha büyütüyor. Farkedemediğimiz her yağmur, söndüremediğimiz bir yangına dönüşüyor. Edemediğimiz her dua, kalbimizin karanlığını biraz daha arttırıyor. Hakkını veremediğimiz her an, hesabımızı biraz daha ödenmez hale getiriyor. Kurtaramadığımız her çocuk, vicdanlarımıza çıkmayacak bir can lekesi olarak ekleniyor. Üstünü örtmeye çalıştığımız her şey kanıyor. Saklayamadığımız her sır, eline düştüğümüz gevezelik hastalığını kronikleştiriyor. Kapıldığımız her boş heyecan, insanlığımızı biraz daha rölantiye alıyor. Fazladan her ışıltı, gözlerimizi ölesiye kamaştırıyor. Attığımız her yanlış adım, bizi doğrunun kapısından biraz daha uzaklaştırıyor. Kaçtığımız her gerçek, ne olduğunu bilemediğimiz bir ağırlık olup sırtımıza biniyor. Dik duramadıkça, eğilip bükülüyoruz. Dünyaya heves ettikçe, gözünü karartmış arzularımızın elinde oyuncak oluyoruz. Ürettiğimiz bütün mazeretler, şeytanî bir imlânın eseri... Kanırttığımız bütün kelimeler, kendimize ihanetimizin müşahhas delilleri... Üşüyoruz, çünkü içimizi ısıtacak bir şeyimiz kalmadı. Ceplerimiz dipsiz birer kara kuyu, yok sadra şifa bir tek hayal bozukluğu... Neredeydi gökyüzü unuttuk, kaybedilmiş hafızalarımızı remzediyor kederli uçurtmalar. Üstünü örtmeye çalıştığımız her şey kanıyor. Çıplak gözlerimizle güneşe bakamıyorduk eskiden, şimdi utancından bakamıyor çıplak gövdelerimize güneş. Utancımızı değil sadece, onu bir kopuk düğme olarak düşürdüğümüz yeri de kaybettik bu berbat kargaşada. Bir elimiz yağda, bir elimiz balda, bir elimiz kirde, bir elimiz kanda, nefs kolları sayılamayacak kadar çok bir ahtapot şimdi. Sarhoşuz, bizi kandırsın diye içtiğimiz onca ışıltılı şeyden. Kandırıldık, insanlığımızın kandırılmayı en çok hakettiği yerden. Ne söylesek yetmiyor, büyüyen gövdelerimizin ayıplarını örtmeye. Ne giysek olmuyor üstümüze. Ne takıştırsak yakışmıyor, güzel durmuyor çirkinliğe rehin bıraktığımız suretlerimize. Üstünü örtmeye çalıştığımız her şey kanıyor. Faili malum bir cinayet var ortada, mecburuz, pay edeceğiz suçu her birimize. Şimdi biz etmesek bile, göz uçlarımızda biriken seğirmeler itiraf edecek bir gün birikmiş bütün kabahatleri tek tek. Kim ne yaptı, kim ne yapmadı, kim sahipsiz bıraktı hakikati ortalık yerde? Aniden belirecek bütün yüzlerde bütün hikayeler. Sûra kaç kere üflenecek kimbilir, aşikâr ya da sadece bizim duyacağımız bir sesle damarlarımızın gizil dehlizlerinde. Vicdanlar, başka ne zaman yıkanıp yıkanıp iplere asıldı böyle pervasızca, buruşuk çamaşırlar gibi. Gözlerin başka gözlere bakacak, sözlerin başka sözleri duyacak cesareti kalmadı. İnsan, her gün, ama her gün, kendi yaptığı manşetler tarafından hunharca tartaklanan bir kum torbası artık. Yine de bilmeye yanaşmıyor bunu ve kendinden gösterişli bir heykel yontmaya çalışıyor ha bire. İpe sapa gelmeyecek şeylerden kayıklar yapıp yüzdürmeye çalışıyor lezzetten ve mânâdan kesilmiş, köseleye dönmüş dilinin üstünde. Oysa bütün bu debelenmelerin yolu hep aynı zavallı kayboluşa çıkıyor. İnsan, eski metruk bir konak gibi sessizce yanıyor. Ve kanıyor üstünü örtmeye çalıştığımız her şey. Kanıyor içten içe.

30 Mart 2013

bu da bana kabak olsun!



evet bir araba dolusu kabak. bal kabagi. bunlar gerektiginde at arabasina donusmedikleri icin lanetlenmisler, kirmizi bir araba da onlari yutmus.
tamam tamam isin aslini anlatayim; bu zavalli kabaklarin hepsi bir zamanlar-takriben 2010lu yillar ve sonrasinda oldugu saniliyor- fotoğrafçı, sanatçı, orta dogu uzmani, bilir kisi, sosyal mi sosya medya, aforizma manyagi, entel, dantel, kultur, yumak, mantar, sivil ile toplum, kerem ile asli, kalbi temiz, dedesi haci, at pazarında dindar, unlu, siyasi, antikapitalist, klavye kahramani aktivist, artist, yazar, cizer, gezer, ve de gazeteci imis. on metre oteden kabak gibi gorundugu soylenen bu tur uzerinde arastirmacilar hala incelemelerini surduruyor. gecmiste insan olarak bilinen bir ture ait olduklari soylense de uzmanlar henuz bu iddiayi dogrulamis degil.
ustumden basimdan yuzumden dokulen yorgunluklari amcalar dedeler teyzeler nineler toplayip yer vercek nerdeyse. otobusle gidilecek yolu deli gibi yururken, yurunecek yolu otobusle gitmeye mi basladim sorusunun cevabi su an bana pis pis siritiyor. bakma bosuna oyle ne yapsaydim ya. en az benim kadar yorgun deveyi de baglayip bir tutam tevekkul serpince caya biseycik kalmaz. hasili ablam tariflerime uygun cok guzel cekimler yapmis ve boylece iyi bir ogretmen olabilecegimi gec de olsa farketmis oldum. ama yyok yok yazik olurdu cocuklara yok yok hep ilk derslri bos gecerdi.  -kime aliyosun kitaplari, yegenine mi?  -hayir :( kardesime..   -orta kapiyi acar misiniz? (sesim yetismiyor bitkinlikten evet evet bitmekten bitkin) -kaptaann orta kapii!! (yardima kosan turk tipi) tisss.
 sarsilmaz huzurlu naif  mutevekkil bir 360 derece donus oyle herkesin harci olamazdi zaten. donus de denmez ya hani varistir olsa olsa. gidilecek en guzel yeri daha iyi bilmektir.

28 Mart 2013

aklımı al başıma çal! lazım bu. 'taze yoğurt çaldım' derdi babaannem, onun gibi hani. mumkin. orda akıllar evet biraz geri, bir saat kadar. anlıyorum sizi elbette siz de haklısınız. siz de. siz de. ve siz de. haksiz olan biziz, pek bir şeye hakkımız yok, haketmediğin şeyde hakkın mı olur. cık ommaz. iyi aman tamam sustum gittim.

27 Mart 2013

yeğeni olan giremez!

yeni bir hasret turu uretmismisim. ne yapalimmis yoksa yokmus. sanki butun millet yegeniyle mi geziyormus. tobe tobeymis. benimki de lafmis kimi sucluyosammis..

evet efendim herkes yegeniyle geziyo! tombik yanakli ve de mini mini ayakli birbirinden sevimli varliklarla vakit geciriyorlar, fotolarla da belgeliyorlar. metela tu an iki butuk yatlalinda olabilil ve de peltek peltek teyde teyde diye dolanabilildi.. ("kimi sucluyosa deli" nidalari) anca elaleme imrentiyle bakip durayim, uzak illerde yasayan ikinci dereceden teyzeleri oldugum arkadas cocuklarina da hasret kalayim, on yasindaki cocuga bebek muamelesi yapip kucagima alayim.. evet efendim urettim! yegen hasreti diye bir sey ceken insanlar da var bu dunyada.. hih.