25 Kasım 2013

Uykuya Çekilen | Ali Ayçil

                                                                             -İçine çekilen'e-



Kurumuş bir ağaç gövdesini andırıyor; bitkinlikle akan bir ırmağı. Günün bütün saatlerini kendi içine çekilerek geçirdiğini biliyoruz. Belki bir ormana benziyor içi, belki bir kır yamacına, belki bir şehrin arka sokağına. İçine çekiliyor ve orada bize hiç göstermediği karmaşayı, ayıklanması güç bir top ip çilesini tekrar be tekrar elden geçiriyor. Onun çilesi bu: Tarihten ve zamandan kopmuş, vitrinlerin renklerinden kopmuş, geçilen köprülerden, hiç geçilmeyen heveslerden kopmuş. Sonsuza kadar kendi çaldığı bir flüte dalmış bir çocuğa benziyor; bizim duymadığımız bir şarkıyı durmadan üfleyip duruyor dudaklarından. Akşama doğru yola koyuluyor, ağırlığını dergahta bırakan bir derviş gibi öyle hafif yürüyor sokakta. O yürürken dolmuşlar dolup boşalıyor, bir kepenk iniyor gürültüyle, bir kız annesine çiçek alıyor, bir adam denize bakıyor: Ama kimse görmüyor onu, kimse görmeyecek, hep aynı belirsiz balçığı, karanlığa devirip eve varacak...

Dilini suskunluk orucuna mahkum etmiş sanki; tek bir kelime çıkmıyor ağzından, dudaklarına en küçük bir gülümseme yayılmıyor. Evde, eşyalara zarar vermekten korkan bir zavallı gibi oturuyor, bir misafir kadar tedirgin davranıyor bir odadan diğerine geçerken. Gözlerini kısıyor ve ince bir çizgiye dönüşüyor gözleri: Akşam haberlerinden salona akan dünyayı, uzak, yabancı bir gezegeni seyreder gibi seyrediyor: Sanki bu dünyada büyümemiş, sanki bu dünyada hiç nefes almamış, sanki taşıdığı bedenin dışına çıkıp bir kere bile dünyayla tanışmamış. Ne parçalanmış cesetler, ne borsa grafikleri, ne oğlunu bulan kadının ona sarılırken titreyen elleri; hiçbiri ama hiçbiri soluğunun terazisini bozmuyor. Yemekte uzun uzun çatala ve kaşığa bakıyor, kaşığı çorbanın içinde gezdiriyor bir süre, bir kaç lokma alıyor. Ardından kısık gözlerini, lal olmuş dilini, tedirginliğini, savrukluğunu toplayıp odasına çekiliyor. Artık kimse sormuyor; onun niçin bu kadar erken insan içinden çekildiğini, kimse onun kalkıp odasına çekildiğini bile fark etmiyor.

(...)

Kimbilir, belki günlerce, belki aylarca, tuttuğu yasın nöbetini tutmaya devam edecek. Ama bir sabah bu kendine çekilme orucu da bitecek! İlkin sevdiği bir kaç sözcük gelecek dilini ziyarete, çorbanın tuzsuz olduğun fark edecek, kitaba kaldığı yerden tekrar başlayacak, resimdeki kızıl ufku görmeyecek bile. Zaman, o merhametli anne, ince matkaplarıyla içindeki taşlaşmış tortuyu kırıp parçalayacak bir gün. Bir gün, kendi bile korkacak kendi çekildiği içinde...

Ali Ayçil, Kovulmuşların Evi, sf:87

11 Kasım 2013