24 Eylül 2013

Naiflik Ülkesinden Notlar VI

Tüfenk
Çocuk e harfine yaslanmış uyuyordu
sonra saçlarımız kapandı, denklerimiz bağlandı sonra
boyuna ateşler söndü dağlarda
bir yıldız boyuna söndü durdu
çocuk insan seslerine yaslanmış uyuyordu

o zaman ben atlıydım işte
saçlarımda geceler morarırdı
yorgun olamazdım çok uzaklardaydı yurdum çünkü
boyuna tüfenkler doldurmuştum sularım girilmezdi çığlıklardan
canavarlar besliyordum ulu bir askerdim sanki

ve artık çirkinim
uykularımda örümcekler üreyor şimdi
gelmiş geçmiş bütün gölgeleri denedim
ellerim hala pençe gibi

düşler, tüfenkler ve ayaklar
gözlerimi engel oluyor güneş.

(1962)
 
İsmet Özel

14 Eylül 2013

zarfı kapalı açık mektup

cambazız biz. elimizde sırıkla ipin üstünde durmak değil aslolan, dengede durmak. ağır basmayacak zihinde bir yan; bedende değil. işin sırrı bu. şeytana sökmez cambazlığımız, sen ona pabucunu ters giydirdiğini sanırsın, o senin pabucunu dama atar yalınayak kalırsın. senin dert bilip elinin tersiyle ittiklerini sağ tarafından getirir, ipe yan basar asılı kalırsın. bir aşırıdan kurtulup diğer aşırıdan aşırmak ipi kayganlaştırır. itidal ipten korur. fanatizm fantaziye dönüştürür doğru bildiğini, aşırırsan aşırıdan. seyirciler hep alkışlar. mizahın aslı kara olandır ve cambazın hali elinde sırığıyla tam bir kara mizahtır..
uçlar diyorum burçlar değil anla. karakter midir uçlarda oynamak, tercih mi. sağdan sağdan yaklaşıyor, bir sollasan anlayacaksın; cambazın, aklı dengede gerek, ayakları değil. 
cambazız biz kaygan ayağıyla. eskiyi teşbihle geçmiş onanmaz, ipin ucunu kaçırdın mı ipin üstünden değil altından görürsün dünyayı. alternatifi olmayacak şeylerden alternatif kültür devşirmek; aklını başına devşirmek bu olmamalı.. sev ama sevmenin fanatizmi tuzak, aslından uzak. aklının bir kenarı ağır basar, kalbinle birlikte sırık da elinden kayar. benden geçti, göreceğimi gördüm, ne kaldı gençler dedin miydi ihtimallerin sınırlılığına inandın gitti. ip kopar denge bozulur. 
hüznü bakidir bilenin, hafife alınmaz, tartmaya kalksan hüznü, cambazı ipten devirir. yüksek bir mantık abidesi ile kabarık bir geçmişin arasına gerdiğin ipten dünyaya bakılmaz. aşk ile bir kez daha: uçlarda oynama. olmadığın gibi oldurma; yalnızca "Doğru yolda ol, orta yolu tut"

12 Eylül 2013

nünübüs

daha önce burda küçük bir yaramazın 'resim tekniğine getirdiği yeni soluk' ile ilgili bir şeyler karalamıştım. nam-ı diyar küçük Ahmet idi kendisi. buralarda bir yerde olacak. üç yıl olmuş bu arada saklı şehrin çıkmaz sokaklarında kelimeleri sağa sola savuralı. sensin zaman ne çabuk geçiyor. herneyse. bir küçük yaramaz daha var elimde! yine bol yanaklı ve peltek.
bu tam bir kuş lokumu, nam-ı diyar: Muştafa! kendisi iki yıl önce ismini sorunca Muşştafa diyen, sokaktan öğrendiği küfürleri annesinin patronunun üstünde deneyen (evet!), mahallenin bıçkın delikanlısı, eski iş yerimin afacan maskotu, bisküvilerimin ve pcmin düşmanı Muştafa..
tamamen kendi seçimi olan giyim tarzıyla -tişört üstü önü açık gömlek ve genelde lacivert tonlarda uygun pantolon ve şapka- ve tabiki vazgeçilmez aksesuarı, dedesinin "nünübüsünün" şangır şungur anahtarları ile tüm iş yerinde fırtınalar estirirdi tiz çığlık sesi ve sevimli çenesiyle.. son ses pepe repertuarından"benim güçlü kocaman babaaam, ba ba ba ba baaam" şarkısının söylenildiğini düşünün bir iş yerinde.. o sevimli masum suratın altında yatan gizli bitirim ve çocuk gibi çocuk hallerine hiç bir kız dayanamazdı -en azından bizimkiler dayanamayıp her istediğini yapıyordu.

kimseden korkusu olmayan bu küçük afacanın tek korkusu güvenlik görevlimizdi! annesinin tenbihi üzerine zavallı adam sevgisini bile gösteremiyordu, çünkü kimsenin durduramadığı zamanlarda küçük beyin kale aldığı tek otorite, polis sandığı silahsız güvenlik görevlisiydi.

şu an vukuatlarından hangi birini anlatacağımı şaşırmış durumdayım. birinden başlayayım madem. 
bir gün yine bizim ofiste bizimki, herkesin işi var. sıkıntıdan patlayacak, bir yandan aramızda samimiyet kuramadıklarından dolayı bir tedirginlik hali bir yandan tüm bilgisayarlara saldırma isteği.. neyse birimizde karar kıldı ve favori çizgi film karakterlerinden çıktı alıp boyama ritüelini gerçekleştirmek üzere hedefe doğru ilerledi. bizde uzaktan seyreyliyoruz gümbürtüyü (ucu bize dokunana kadar tabi, bekleyin). kızcağız bunu yanıma oturtayım diye çabalıyor, "sandalyeyi çek sen Mustafa, "dur çantam", "ay askılık", "dur dur kablo", "tamam o resmi indirelim" "ninja kaplumbağalar bi de kayu "çekme sandalyeyi" derkeen; Muştafa yerde, ana kabloların üstünde, kaydedilmemiş herşey kodlara hapsolmuş bir şekilde kapanan pclerde.. şalterler atar ve tüm binada elektrik gider. işler felç. 
ve olayın hemen ardından Muştafa'dan durum değerlendirmesi:
-demek kki, demek, ki, noluyomuşşmuş üştüne düşünce bojuluyomuşş !?!? 

demesiyle bıçkın delikanlı Mustafanın yerinde yeller eserken biz de gülme krizindeki yerimizi aldık. demekki demekki.. kaç kere tekrarlattık bilmiyorum düşünce noluyomuş mustafa dedikçe aynı korkulu yüz ifadesiyle ve olayın ondaki tesiriyle tekrarlayıp durdu. tabi herkesin faili öğrendiğinin de farkında artık. herkes gelmiş, bu parmak çocukla zaiyatı sorguluyor: -mustafa nolcak şimdi? -bak naptın gördün mü? -ben sana çekme dedim. (engelleyebileceklerini sanıyorlar bu şekilde ileriki bir vukuatı)
yine imdadına en yakın arkadaşı tamirat işlerine bakan teknik eleman Jafer abisi yetişti. (s'ler ş, z'ler de j Muştafacada) genelde onunla takılıyorlar, onun aletleri, takımlar en çok ilgisini çeken şeyler, bir gün elinde bozuk bir vanayla geliyor küçük bey masama, bir gün vida ve çeşitli aletler Jafer abisinden yürüttüğü.. ileride bir tür mühendis olacak o belli, kimbilir, belki de elektrik mühendisi olur yaşadığı olayın şokuyla..

bir de evden özgürlüğe kaçış hadisesi var kendisinin, "into the wild-city",  şöyle ki;
bir gün evde canı sıkılan küçük beyimiz, sabah herkes uyurken evden sessizce tüyer. nereye gittiği bilinmemektedir. bütün karakollar hastaneler ayakta, Muştafa yok. uzun zaman sonra telefon gelir. Mustafa bey hattalar:
-alo, annecim, ben bakkal amcadayım çalışıyorum, işim vardı, bitti. gelip beni alabilrsiniz.
tabi kimsenin aklına yürüme mesafesiyle epey uzakta olan bakkal dükkanı gelmemiştir. çalışmış bizimki, koli falan taşımış.
annesi evde yokken ve tansiyon ilacını içip sızan anneannesi uykuya teslim olmuşken, tencere tava çalanlara eşlik etmesi üzerine mahalleden gelen şikayetler mevzusuna hiç girmiyorum.. 

ordan bakınca bilmiş, uyuz bir tip gibi görünmesin, gayet safiyane doğal, gerçekten çocuk gibi çocuk haliyle yaptığı için sevimli duruyor herşey üstünde. yoksa bilmiş, büyümüş de küçükmüş zamane gıcık çocuklardan değil kendisi. lütfen. 

uzun zamandır parmaklarım klavyeye değmemişti, özlemişim buraları da, uzattım biraz, son bir şey anlatıp bitireyim. aylar geçti işte, mevsimler.. Muştafa büyüyor ve onun için çok yeni olan hayatın içinde kavrulup bıçkın delikanlı, serseri sokak çocuğundan, ailevi problemlerin de gölgesinde, feleğin çemberinden geçmiş bir Muştafaya doğru hızla terfi ediyordu. kendini daha iyi ifade ediyor ve hepimizi daha iyi parmağında oynatmak için bir duruşunun, gülüşünün yettiğini daha iyi anlıyordu. konuşması düzelmiş, o tombul surat, yavaş yavaş sivri çenesini daha da ortaya çıkaracak şekilde değişmeye başlamıştı bile. ama gülüş sabit, hep aynı sevimlilikte.. bu Muştafalı günlerden bir yaz günü bahçede küçük bir dut ağacından küçük bir beye dut hizmeti yapıyoruz. ve taibki eli kolu durmadığından arkadaşın elbisesi kara dut baskısı oluyor: 
-Mustafa naptın, döveyim mi seni şimdi, hı?
-dövmek mi?
-naptın baksana dövcem seni!
-sen beni dövemezsin ki
-nedenmiş
-dövemezsin işte, çünkü sen beni seviyosun :)
...

işten ayrıldığıma sadece küçük nünübüsü göremeyeceğim için üzülüyorum. sırf kendisine nünübüs dedirtmek için binbir dolap çevirdiğimizi farkında olduğu halde sırf biz mutlu oluyoruz, seviyoruz diye defalarca nünübüs diyen küçük bilge çocuğu.. 
-dedenin arabası mı vardı mustafa? 
-yok nünübüs nünübüs. 
-ama buraya araba çizdik şimdi. 
-nünübüs o nünübüs.
-mavi arabası mı vardı dedenin beyaz mı? 
-hayır büyük mavi nünübüsü var. nünübüs araba mı?!! (isyan)

bu arada dedesinin şehir hatları minibüsü varmış. kimbilir, uslu bir çocuk olursanız belki bindiğiniz "nünübüste" Muştafa'yı bile görebilirsiniz..

-ilk fotoda yürüttüğü bisküviyi yerken, sondakinde de dedesiyle birlikte nasıl nünübüs kullandıklarını anlatırken.